Manchester by the Sea: Bazı Yaralar İyileşmez
Manchester by the Sea neden bu kadar iyi bir film? Bu filmi izlemiş olanlar için baştan söyleyeyim: Manchester by the Sea, sinema tarihinin en dürüst, en çıplak ve en acıtıcı başyapıtlarından biri. Onu bu kadar iyi ve zamansız kılan şey, Hollywood’un bize yıllardır sattığı o sahte iyileşme ve küllerinden doğma masallarını elinin tersiyle itiyor olması. Film bize sinemanın çok az cesaret edebileceği bir gerçeği fısıldıyor: bazı yaralar kapanmaz, bazı insanlar iyileşmez ve hayat her şeye rağmen devam etse de bu devam ediş çoğu zaman bir zafer ya da geri dönüş değil, sessiz bir uzaklaşıştır.
Filmin en büyük trajedisi, insanın kendini affedememesi üzerine kurulu. Lee karakteri için kendini affetmek, geçmişine ve kaybettiği her şeye ihanet etmekle eşdeğer. O, kefaretini hayata devam ederek değil, kendini yaşayan bir ölüye dönüştürerek ödüyor.
Filmin en can alıcı sahnelerinden birinde, eski karısıyla karşılaştığını görüyoruz. Kadın, Lee’yi affettiğini söylüyor. Peki Lee bu af karşısında ne yapıyor? Bir kurtuluş mu yaşıyor? Hayır. Bu af, onun suçluluk duygusunu daha da körüklüyor. Hemen ardından gidip bir barda durduk yere kavga çıkarıyor; adeta kendini yumruklatıyor. Çünkü Lee’nin cezalandırılmaya ihtiyacı var. Karşı tarafın onu affetmesi, Lee’nin kendi iç mahkemesinde beraat etmesine yetmiyor. Aldığı her darbe, onun suçluluk duygusunun fiziksel bir dışavurumu.
İşte tam bu noktada film, insan doğasına dair çok daha karanlık ve sarsıcı bir gerçeğe parmak basıyor: insanın, ne olursa olsun değişmemesi. Dünya sineması bize genelde büyük travmaların insanları bilgeleştirdiğini, tamamen değiştirdiğini anlatır. Manchester by the Sea ise bu klişeyi yerle bir ediyor. Lee o korkunç hatayı, evdeki o basit dikkatsizliği, kendi karakterindeki sorumsuzluk yüzünden yaptı. Aradan yıllar geçti; Lee, abisinin ölümüyle yeğenine bakmak zorunda kaldı. Ve biz bir sahnede ne izledik? Lee koltukta uyuyakaldı ve ocaktaki yemeği yine açık unuttu. Karakterin (ve genel olarak insan denen varlığın) en büyük trajedisi de tam olarak bu: değişmek için daha başımıza ne gelmesi gerekiyor? Hayatımız yıkılmış, dünyamız başımıza çökmüş ama biz hâlâ aynı hataları yapma potansiyelini içimizde taşıyoruz. Zaaflarımız ve o kahredici sıradanlığımız, travmalarımızdan çok daha güçlü. Film bize “insan ders alır ve bir daha aynı hatayı asla yapmaz” demiyor; “insan ne yaşarsa yaşasın yine aynı kusurlu insandır” diyor.
Sinemada dramatik anlar hep çok estetik ve kusursuzdur. Ama gerçek hayatta, acı çekerken bile sakarızdır. Filmdeki o meşhur sahneyi hatırlayın: yaşanan büyük felaketin hemen ardından, ambulanstaki görevliler sedyeyi aracın içine bir türlü düzgünce yerleştiremiyor. Yönetmen bunu bilinçli yapıyor. Çünkü hayat böyledir; siz başınıza gelebilecek en büyük acıyı yaşarken, arka planda bir şeyler hep bozuktur. Hayat, sizin acınızın büyüklüğüne saygı duyup kendi ritmini durdurmaz.
Sonuç olarak Manchester by the Sea, ucuz bir umut tacirliği yapmadığı için bu kadar iyi bir film. Bazı şeyler aşılamaz, bazı yaralar iyileşemez. Sadece onunla yaşamayı öğreniriz. Ya da öğrenemeyiz; her gün bir barda dayak yemeye devam ederiz.
Video ve metin: @zeynepezgicine, izniyle yayımlanmıştır.